MIT, 132 yıllık dev depoyu nasıl akademik merkeze dönüştürdü

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), 1894 yılında inşa edilmeye başlanan ve uzun yıllar depo olarak kullanılan Metropolitan Storage Warehouse binasını çağdaş bir eğitim, araştırma ve tasarım merkezine dönüştürdü. Tarihî yapının karakterini koruyan proje; gün ışığı alan stüdyoları, ortak çalışma alanları ve görünür hâle getirilen eski yapı elemanlarıyla binanın kendisini de bir eğitim aracına dönüştürüyor.

MIT kampüsünde uzun süredir kullanılmayan, kalın tuğla duvarları ve kale görünümündeki mimarisiyle dikkat çeken Metropolitan Storage Warehouse, kapsamlı bir dönüşümün ardından üniversitenin yeni akademik merkezlerinden biri oldu.

Yenilenen yapı başta MIT Mimarlık ve Planlama Okulu olmak üzere, farklı disiplinlerden öğrencileri ve araştırmacıları aynı çatı altında buluşturacak. Binada tasarım stüdyoları, araştırma ve üretim alanları, derslikler, ofisler, galeriler ve bir oditoryum bulunuyor.

MIT Mimarlık ve Planlama Okulu Dekanı Hashim Sarkis, projenin üniversitenin bağlantılı çalışma anlayışını yansıttığını belirterek yeni yapının eğitim ile araştırmayı daha fazla bir araya getireceğini ifade etti.

Beş ayrı bölüm, beş çalışma mahallesine dönüştürüldü

Yapımına 1894’te başlanan ve farklı dönemlerde genişletilen depo, 1923 yılına gelindiğinde beş katlı dev bir yapıya dönüşmüştü. Yaklaşık 20 bin 400 metrekarelik iç alana, 61 santimetre kalınlığında tuğla duvarlara ve 1.500 ayrı depolama birimine sahip bina, yaklaşık 152 metre boyunca uzanıyordu.

Dönüşüm projesini üstlenen Diller Scofidio + Renfro mimarlık ofisi, yapının farklı tarihlerde inşa edilen beş bölümünü tasarımın temel unsurlarından biri olarak değerlendirdi. Tek parça hâlindeki uzun binayı daha işlevsel kılmak amacıyla her bölüm, kendi büyük tasarım stüdyosuna sahip ayrı bir “mahalle” gibi planlandı.

Bu bölümlere yerleştirilen iki kat yüksekliğindeki kolonsuz stüdyolar, çatı makaslarına asıldı. Stüdyoların yükü de bu sistem aracılığıyla binanın mevcut taşıyıcı yapısına aktarıldı. Böylece tarihî binanın içine geniş ve kesintisiz çalışma alanları yerleştirilebildi.

Sarkis, bu alanlarda üretim ile araştırmanın bir araya geleceğini ve stüdyo ile laboratuvar arasındaki sınırların giderek ortadan kalkacağını söyledi.

Kalın tuğla duvarların arasına gün ışığı taşındı

Projenin en büyük güçlüklerinden biri, yaklaşık bir asır boyunca yalnızca dar pencere açıklıklarından ışık alan yapının iç mekânlarını aydınlatmaktı.

Mimarlar, binanın demir yolu hatlarına bakan kuzey cephesindeki bazı tuğla bölümleri kaldırarak bunların yerine büyük cam yüzeyler yerleştirdi. Açılan geniş boşluklar sayesinde doğal ışığın stüdyolara ve binanın iç bölümlerine ulaşması sağlandı.

Projenin mimarlarından Elizabeth Diller, uygulanan yöntemi binanın yoğun kütlesinden parçalar çıkararak açık, aydınlık ve birbiriyle bağlantılı alanlar oluşturma süreci olarak tanımladı. Diller, bu yaklaşımda 1970’li yıllarda New York’taki binalara yaptığı büyük kesilerle tanınan sanatçı Gordon Matta-Clark’ın çalışmalarından da esinlendiklerini belirtti.

Ancak binanın tarihî açıdan önem taşıyan güney ve doğu cepheleri büyük ölçüde korundu. Cambridge Tarih Komisyonu ile yürütülen çalışmalar sonucunda güney cephesinde, mevcut küçük açıklıklarla kesişen çelik çerçeveli yeni pencereler tasarlandı. Böylece yapının tarihî görünümü korunurken çalışma alanlarının daha fazla gün ışığı alması sağlandı.

Binanın eski yapısı gizlenmedi

Dönüşüm sırasında döşemelerde ve duvarlarda açılan kesitler, yapının geçmişten kalan taşıyıcı özelliklerini ortaya çıkardı. Tasarım ekibi bu izleri kapatmak yerine görünür bırakmayı tercih etti.

MIT Kampüs İnşaatı Kıdemli Proje Yöneticisi Nicole Bernabei’ye göre bu yaklaşım, özellikle bir mimarlık ve planlama okulu açısından büyük önem taşıyor. Binanın eski ve yeni bölümlerini aynı anda gösteren yapı detayları, öğrencilere tasarım kararlarının ve mühendislik çözümlerinin uygulamaya nasıl aktarıldığını doğrudan inceleme imkânı sunuyor.

Bernabei, binanın bu özelliğiyle öğrenciler, akademisyenler ve ziyaretçiler için “yaşayan bir laboratuvara” dönüştüğünü ifade etti.

MIT’nin “Sonsuz Koridor” fikri yeni binaya taşındı

MIT’nin ana kampüsündeki çok sayıda mekânı birbirine bağlayan ünlü “Infinite Corridor”, yeni akademik merkezin tasarımında da yeniden yorumlandı.

Met Warehouse’un her katına, stüdyolar ile ofisleri birbirine bağlayan uzun bir koridor yerleştirildi. Bazı bölümlerde bu koridorlardan alt kattaki stüdyolar ve Cambridge manzarası görülebiliyor. Katlar arasındaki büyük merdivenler ise yalnızca ulaşım amacıyla değil, öğrencilerin ve akademisyenlerin karşılaşabileceği sosyal alanlar olarak tasarlandı.

Binanın kuzey tarafında geniş ve çok katlı stüdyolar bulunurken, tarihî cephenin korunduğu güney tarafına ofisler, seminer odaları, derslikler ve araştırma alanları yerleştirildi. Bu asimetrik planlamayla üretim alanları yapının merkezine alınırken daha küçük çalışma mekânları onların çevresinde toplandı.

Yeni bina yapmak yerine mevcut yapı yeniden kullanıldı

Projede öne çıkan temel yaklaşım, tarihî bir yapının yıkılması yerine yeni ihtiyaçlara uyarlanması oldu. Diller, böylesine kalın ve ağır bir binayı ortadan kaldırmanın kimi zaman onu yeniden kullanmanın yollarını geliştirmekten daha maliyetli olabileceğine dikkat çekti.

Diller’e göre sınırlı kaynaklara sahip bir dünyada mimarlık öğrencilerinin uyarlanabilir yeniden kullanımı doğrudan deneyimlemesi büyük önem taşıyor. Yapıların yalnızca geçmişin birer hatırası olarak korunması ya da tamamen yıkılması yerine, karakterlerini kaybetmeden yeni işlevlerle yaşatılması gerekiyor.

MIT yetkilileri de öncü bir mimarlık okulunun tarihî bir yapıya taşınmasının geleceğin tasarım anlayışı açısından güçlü bir mesaj verdiğini düşünüyor. Yeni Met Warehouse’un yalnızca derslerin ve araştırmaların yürütüldüğü bir bina değil, farklı disiplinleri buluşturan ve kampüsün tamamına hizmet eden bir akademik merkez olması hedefleniyor.

PAYLAŞ
Kariyerim Dergisi, Türkiye kampüslerinin sesi ve mecrası olmak için kurulmuş üniversite ve kariyer odaklı bir dergi ve web platformudur.