Çocukluk çağında gördüklerimizin, duyduklarımızın beynimize işlemesiyle beraber daha küçükken birtakım alışkanlıklar edinir ve bu alışkanlıkları doğru veya yanlış diye tartma seçeneğimiz olmadan ailemizin bize konuşarak veya göstererek empoze etmesi sonucunda bunları benimsemiş oluruz. Fakat büyüdükçe doğruyu ve yanlışı ayırmamızı sağlayan irademiz devreye girer ; sağduyulu bir şekilde düşünme fırsatı elde ederiz. Düşündükçe ailemizden görüp doğru sandığımız şeylerin aslında bize göre yanlış olduğuna kanaat getirdiğimiz durumlarla karşı karşıya gelebiliriz. Ve bu noktada şu soruyu kendimize sorarız : Ben gerçekten ben miyim?
Bunun yanı sıra çocukken aile içi olumsuz olaylara şahit olabiliriz. Daha küçük yaşta görüp korkmamıza sebebiyet veren bu olaylar o an küçük kalplerdeki büyük sorunlar olur ve büyüdükçe kalbimizdeki büyük sorunlar dev bir boyuta ulaşır ; daha da büyüdükçe patlama noktasına gelir ve çeşitli hasarlar verebiliriz kendimize. Peki içimizdeki hasarı yeni bir hasarla onarmış mı oluruz yoksa öyle mi zannederiz? Soru ne kadar da çelişkili görünüyor, öyle değil mi? Oysa cevap hasarın biz olduğunu kabul etmektir, ‘ben’ diyebilmektir. İçimizdeki öfkeyi dışarıya vurmak için birçok yol arasak da hangi yolu seçersek seçelim içimizdeki öfke geçse dahi kırılan kalbimizin onarılamayacağını bilmemiz gerekir. Yani hasar hala kendimiz olmaya devam ederiz, istemediğimiz halde. Bunu herkes kabullenemiyor ne yazık ki ; kırık kalplerini öfke sanıp çevrelerine zarar vermeye devam ediyorlar, içlerindeki hasarı yeni bir hasarla onardıklarını sanıyorlar. Fakat topluma yansıtılan bu davranışlar kırgınlıklarını onaramamakla birlikte toplumda onları zor duruma sokuyor, kötü anlara şahit oluyorlar. Örneğin bindiğin metroda bahane üreterek biriyle kavga etmek, dışarıda birine saldırmak… Bu durum yeni bir soru doğuruyor : Topluma tanıttığımız kimliğimiz gerçekten varoluşumuzu mu yansıtır yoksa büyüdüğümüz ortamların eksiklerini mi? O kişi benliğimiz midir yoksa bize kötü anlar yaşatan aile bireylerimizin karakter yapısı mı? Bu sorular çoğalır gider ; cevabı gayet öznel ve karışıktır.
Bu durumlarla birlikte şunu da sorgulamamız gerekir : Kötü ortamda büyümüş, kalbinde eksikleri ağır basan her kişi çevresine zarar mı verir yoksa bizi insan yapan iradesini konuşturup gördüğü yanlışlardan sıyrılmaya çalışıp doğrularını fazlalaştırmaya özen gösteren kişiler de var mıdır? İllaki vardır. Kendini bu durumlardan en az hasarla kurtarmaya çalışmış, bizi biz yapan değerlerin ne olduğunu anlamaya vakit ayırmış, kötü olayların bilincinde kalıp hep geçmişe gitmenin insanın doğasına zarar verdiğini anlamış ve bu doğrultuda özenli olan ; geçmişte yaşamak yerine geleceğine ışık tutmak için kendini yetiştirip geliştirmeye çalışan çok kişi vardır. Çünkü kimsenin yaşamı dört dörtlük değildir fakat dört dörtlük yapmaya çalışmak bizim elimizdedir. Ben gerçekten ben miyim , arkadaşım gerçekten arkadaşım mı , annem gerçekten annem mi… Bunlar sorgulanabilir ama insanın iradesi ve varoluşuyla kazandığı özellikleri onu gerçekten o yapar. Yaşattığımız kötü şeyler için geçmişimizi bahane edip mazeretlere sığınmak yerine irademizi, içimizde yaşattığımız değerleri göz önünde bulundurmalıyız. Böylesine karmaşık bir sorunun bana göre net cevabı budur ; aslında çoğu şey insanın elindedir. ‘’Eğer iraden demirden daha kuvvetliyse demiri istediğin şekilde bükebilirsin.’’ demiş Kevin Hearne.




























