11 Eylül’den 25 yıl sonra: ABD güvenliğini artırdı ancak toplumsal birliğini kaybetti

Harvard Üniversitesi’nde düzenlenen özel bir panelde, 11 Eylül 2001 saldırılarını doğrudan yaşayan üç isim, aradan geçen 25 yılda ABD’nin güvenlik alanında kaydettiği ilerlemeyi ve toplumsal dayanışmada yaşadığı gerilemeyi değerlendirdi. New York İtfaiyesinin olay yerine ulaşan ilk amirlerinden Joseph Pfeifer, saldırı sırasında Pentagon’da bulunan eski Genelkurmay Başkanı Michael Mullen ve Time dergisinin 11 Eylül dosyasını hazırlayan Nancy Gibbs’e göre, saldırılardan sonra güçlenen kurumlar arası iş birliğine karşılık Amerikalıların ortak gerçeklik ve ulusal birlik duygusu ciddi ölçüde zayıfladı.

11 Eylül 2001’de gerçekleştirilen terör saldırılarının üzerinden 25 yıl geçti. Yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği saldırılar yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik politikalarını değil, ülkenin toplumsal yapısını, dış politikasını ve dünyaya bakışını da köklü biçimde değiştirdi.

Harvard Kennedy School bünyesindeki Siyaset Enstitüsünde düzenlenen John F. Kennedy Jr. Forum, 11 Eylül’ün çeyrek yüzyıl sonra bıraktığı mirası değerlendirmek üzere saldırıları doğrudan yaşamış üç önemli ismi bir araya getirdi.

Panelde New York İtfaiyesi Terörle Mücadele ve Acil Durum Hazırlığı Şefi Joseph Pfeifer, eski ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Michael Mullen ve Time dergisinin eski Genel Yayın Yönetmeni Nancy Gibbs konuştu. Oturumun moderatörlüğünü Harvard Kennedy School Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi Direktörü Meghan O’Sullivan üstlendi.

Konuşmacılar, 11 Eylül’den sonra ABD’nin istihbarat paylaşımı, terörle mücadele ve kurumlar arası koordinasyon bakımından daha güçlü bir konuma geldiği konusunda birleşti. Ancak panelde öne çıkan en önemli değerlendirme, saldırıların ardından ortaya çıkan ulusal birlik ve dayanışma ruhunun bugün büyük ölçüde kaybedilmiş olmasıydı.

İlk uçak çarptığında olay yerinin yakınındaydı

Bugün Harvard Kennedy School’da kıdemli araştırmacı olarak çalışmalarını sürdüren Joseph Pfeifer, 11 Eylül sabahında New York İtfaiyesinde tabur şefi olarak görev yapıyordu.

Pfeifer, saat 08.46’da Dünya Ticaret Merkezi’nin Kuzey Kulesi’ne ilk uçak çarptığı sırada Aşağı Manhattan’da bildirilen muhtemel bir gaz kaçağını inceliyordu. Uçağın kuleye çarptığını gören ilk itfaiye yetkililerinden biri olarak ekipleriyle birlikte hemen olay yerine yöneldi.

Pfeifer’in aktardığına göre, saldırıya müdahale eden her acil durum görevlisi karşısındaki yangının meslek hayatındaki en tehlikeli görev olacağını biliyordu. Binaya çarpan uçağın kazara değil, kasıtlı olarak yönlendirildiğini kısa sürede fark eden Pfeifer, olayın niteliğini erken kavrayan isimlerden biri oldu.

Kuzey Kulesi’ne giren itfaiyeciler, üst katlarda mahsur kalan binlerce kişiye ulaşmaya çalışırken iletişim sorunları, eksik bilgiler ve son derece belirsiz bir ortamla karşı karşıya kaldı. Hangi bölgelerin güvenli olduğu, başka uçakların gelip gelmeyeceği ve kulelerin yapısal durumunun ne olduğu bilinmiyordu.

Yaklaşık bir saat sonra Güney Kulesi çökmeye başladığında Pfeifer, meslek hayatının en kritik kararlarından birini vermek zorunda kaldı. Yıllara dayanan deneyimine ve sezgilerine güvenerek binadaki itfaiyecilere tahliye emri verdi. Pfeifer, bunun binlerce insanın hâlâ içeride bulunduğu bir yangında itfaiyecilerin geri çekilmesi yönünde verilmiş tarihteki ilk emirlerden biri olabileceğini belirtti.

Saldırılarda Pfeifer’in kardeşi de dâhil olmak üzere 343 New York itfaiyecisi yaşamını yitirdi. Yaşadıklarını daha sonra “Ordinary Heroes: A Memoir of 9/11” adlı kitabında anlatan Pfeifer, geçen yıllarda acil durum yönetiminin geliştirilmesi ve kurumlar arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesi için çalışmalar yürüttü.

Pentagon’daki ilk dakikalara belirsizlik hâkimdi

Panelin bir diğer konuşmacısı olan Amiral Michael Glenn Mullen, 11 Eylül günü kaçırılan üçüncü uçağın Pentagon’a çarptığı sırada binadaydı.

Mullen, patlamanın hemen ardından oluşan sarsıntıyı ilk anda çocukluğunu geçirdiği Kaliforniya’daki depremlere benzettiğini anlattı. Olayın bir saldırı olduğunun anlaşılmasıyla Pentagon kriz yönetimi düzenine geçti ve binadaki personele tahliye emri verildi.

Ancak Mullen’a göre o günün ilk saatlerini tanımlayan temel duygu belirsizlikti. Yetkililer kaç uçağın kaçırıldığını, saldırıların nereden yönetildiğini, başka hangi hedeflerin tehlikede olduğunu ve saldırıların devam edip etmeyeceğini bilmiyordu.

Daha sonra 2007-2011 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan Mullen, 11 Eylül öncesinde farklı devlet kurumlarının elinde saldırıları önceden anlamaya yarayabilecek bilgiler bulunduğunu, ancak bu bilgilerin zamanında bir araya getirilemediğini söyledi.

Bu durum, saldırılardan sonra Amerikan güvenlik yapılanmasında gerçekleştirilen kapsamlı değişikliklerin başlıca gerekçelerinden biri oldu.

İstihbarat ve güvenlik kurumları arasındaki duvarlar kaldırıldı

11 Eylül Komisyonunun araştırmaları, saldırılardan önce farklı kurumların elindeki bilgilerin yeterince paylaşılmadığını ortaya koymuştu. Federal Soruşturma Bürosu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı, göçmenlik makamları ve diğer güvenlik kuruluşları arasında bulunan kurumsal engeller, tehdidin bütüncül biçimde görülmesini zorlaştırmıştı.

Saldırılardan sonra 22 farklı federal kurumun tamamı veya bazı bölümleri bir araya getirilerek ABD İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu. İstihbarat paylaşımını artırmayı, sınır ve ulaşım güvenliğini güçlendirmeyi, terör tehditlerine karşı hazırlığı geliştirmeyi amaçlayan yeni bir yapı oluşturuldu.

Mullen, bu düzenlemeler sayesinde kurumlar arasındaki iş birliğinin önemli ölçüde arttığını vurguladı. Pfeifer de ABD’nin terör saldırılarına karşı hazırlık bakımından 25 yıl öncesine kıyasla daha iyi bir konumda bulunduğunu belirtti.

Panelistler, 2001’den bu yana ABD topraklarında 11 Eylül ölçeğinde yeni bir saldırının yaşanmamasında güvenlik, istihbarat ve acil durum birimlerinde çalışan binlerce kişinin payı olduğuna dikkat çekti. Bununla birlikte Mullen, elde edilen kazanımların kalıcı kabul edilmemesi ve teyakkuzun sürdürülmesi gerektiğini söyledi.

“Güvende olduğumuz düşüncesi sona erdi”

Gazeteci Nancy Gibbs ise 11 Eylül saldırıları sırasında Time dergisinde çalışıyordu. Saldırıların gerçekleştiği gün hasta çocuğuyla birlikte New York’un kuzeyindeki Westchester bölgesinde bulunan Gibbs, daha sonra derginin 11 Eylül’e ilişkin kapsamlı kapak dosyasını hazırlamakla görevlendirildi.

Gibbs, “If You Want to Humble an Empire” başlıklı çalışması için saldırılardan kurtulanlarla, acil durum görevlileriyle ve kamu yetkilileriyle görüştü. Bu süreçte saldırıların insanlar üzerindeki doğrudan etkilerini yakından gözlemleme fırsatı buldu.

Daha sonraki yıllarda Time’ın ilk kadın genel yayın yönetmeni olan Gibbs’e göre 11 Eylül, Amerikalıların uzun süredir doğal kabul ettiği güvenlik duygusunu ortadan kaldırdı. Saldırılara kadar ülkenin kendi topraklarında böylesine büyük bir tehditle karşılaşmayacağına yönelik yaygın bir inanç bulunuyordu. 11 Eylül, bu güvenlik algısının bir yanılsama olduğunu gösterdi.

Gibbs, insanların o gün bildikleri dünyanın sona erdiğini hissettiğini, ancak bunun ertesi gün, bir ay sonra veya 25 yıl sonra ne anlama geleceğini kimsenin öngöremediğini ifade etti.

Felaketin içinden olağanüstü bir dayanışma çıktı

Panelde 11 Eylül’ün yalnızca ölüm ve yıkımla değil, sıradan insanların sergilediği olağanüstü dayanışmayla da hatırlanması gerektiği vurgulandı.

Gibbs, saldırılardan sonra kan vermek isteyen insanların hastanelerin önünde uzun kuyruklar oluşturduğunu, New Yorkluların üzerleri tozla kaplanmış ve travma yaşamış insanlara evlerini açtığını hatırlattı. Ülkenin farklı bölgelerinde yardım kampanyaları düzenlendi; acil durum personeli, sağlık çalışanları ve gönüllüler büyük bir seferberlik başlattı.

Saldırılardan sonra siyasi görüş, toplumsal sınıf ve bölgesel farklılıklar kısa süreliğine geri plana çekildi. Panelistlere göre bu birliktelik, ülkenin yaşadığı büyük şokla başa çıkabilmesinde önemli rol oynadı.

Mullen, 11 Eylül’de ortaya çıkan birlik duygusunun son derece değerli olduğunu belirtti. Pfeifer ise kriz dönemlerinde insanların yalnızca kendi gruplarına çekilmek yerine başkalarının yaşadığı korkuyu ve kaybı anlamaya çalışması gerektiğini söyledi.

Pfeifer’in acil durum yönetimi için geliştirdiği yaklaşım üç temel kavramdan oluşuyor: bağlantı kurmak, iş birliği yapmak ve koordinasyon sağlamak. Pfeifer, bu sözcüklerin yazılı olduğu özel hatıra parasını panel sırasında Mullen’a takdim etti.

En büyük kayıp ulusal birlik oldu

Konuşmacılara göre 11 Eylül’den çıkarılan en önemli derslerden biri, toplumların büyük krizler karşısında birlikte hareket ettiklerinde daha güçlü olduklarıydı. Ancak saldırıların üzerinden geçen 25 yılda bu ders büyük ölçüde unutuldu.

Mullen, 11 Eylül’ün hemen ardından ortaya çıkan ortak hareket etme duygusunun bugün ciddi biçimde aşındığını dile getirdi. Gibbs de özellikle Covid-19 salgını sırasında verilen son derece kutuplaşmış toplumsal tepkilerin, ABD’deki ulusal birlik duygusunun ne kadar parçalandığını açık biçimde gösterdiğini söyledi.

Salgın sırasında maske kullanımı, aşılar, kapanma önlemleri ve kamu sağlığı politikaları toplumun farklı kesimleri arasında sert çatışmalara yol açmıştı. Ortak bir tehdide karşı birlikte hareket edilmesi gereken bir dönemde, temel olguların dahi siyasi kimlikler üzerinden tartışılması ülkedeki kutuplaşmayı daha görünür hâle getirdi.

Panelistlerin değerlendirmelerine göre ABD, güvenlik kurumlarını birbirine bağlamayı başardı; fakat toplumun farklı kesimlerini bir arada tutan bağları aynı ölçüde koruyamadı.

Ortak gerçeklik zemini zayıfladı

11 Eylül saldırılarından sonra ABD’de güvenlik ile bireysel özgürlükler arasındaki denge konusunda yoğun tartışmalar yaşandı. Yeni gözetim yetkileri, havalimanlarındaki güvenlik uygulamaları, kişisel verilerin korunması ve devletin terörle mücadele amacıyla sahip olması gereken yetkiler kamuoyunda geniş biçimde ele alındı.

Gibbs’e göre bu tartışmalar son derece sert olsa da toplumun büyük bölümü ne yaşandığı ve hangi tehditle karşı karşıya bulunulduğu konusunda ortak bir anlayışa sahipti. İnsanlar güvenliğe mi yoksa özel hayatın korunmasına mı öncelik verilmesi gerektiği konusunda anlaşamıyor, ancak tartışmalarını paylaşılan temel gerçekler üzerinden sürdürebiliyordu.

Bugün ise bu ortak zeminin büyük ölçüde kaybolduğu düşünülüyor. Toplumun farklı kesimleri yalnızca çözüm önerileri konusunda değil, olayların ne olduğu ve hangi bilgilerin gerçek kabul edilmesi gerektiği konusunda da birbirinden ayrılıyor.

Gibbs, Amerikalıların önemli bir bölümünün artık ülkede herkes tarafından kabul edilen ortak varsayımların bulunmadığına inandığını aktardı.

Sosyal medya farklı gerçeklikler oluşturdu

Panelde toplumsal parçalanmanın başlıca nedenlerinden biri olarak sosyal medyanın yükselişi gösterildi.

2001 yılında Facebook, YouTube, X veya TikTok gibi platformlar henüz yoktu. Amerikalıların büyük bölümü gelişmeleri televizyon kanalları, gazeteler ve radyolar üzerinden takip ediyordu. Haber kaynakları arasında farklılıklar bulunsa da toplumun karşılaştığı temel bilgi akışı bugüne göre daha ortaktı.

Sosyal medya çağında ise kullanıcılar ilgi alanlarına, siyasi görüşlerine ve çevrim içi davranışlarına göre farklı içeriklerle karşılaşıyor. Algoritmalar, insanların daha önce etkileşim kurduğu görüşlere benzeyen içerikleri öne çıkarabiliyor. Böylece aynı ülkede yaşayan insanlar tamamen farklı bilgi ortamlarının içinde bulunabiliyor.

Gibbs’e göre bu yapı, toplumun ortak bir gerçeklik üzerinde buluşmasını zorlaştırıyor. Yanlış bilgiler, komplo teorileri ve kutuplaştırıcı içerikler kriz dönemlerinde hızla yayılabilirken kamu kurumlarına ve geleneksel haber kaynaklarına duyulan güven de zayıflıyor.

Bu nedenle gelecekteki bir ulusal krizde toplumun 11 Eylül sonrasında olduğu gibi ortak bir tepki verip veremeyeceği önemli bir soru olarak öne çıkıyor.

Güvenlik yalnızca teknoloji ve kurumlarla sağlanamaz

Harvard’daki panel, 11 Eylül’ün ardından alınan güvenlik önlemlerinin önemini kabul etmekle birlikte ulusal dayanıklılığın yalnızca yeni kurumlar, teknolojik imkânlar veya gelişmiş istihbarat sistemleriyle sağlanamayacağını ortaya koydu.

Krizlere karşı dirençli bir toplum oluşturmak için kamu kurumları arasında iş birliğinin yanı sıra vatandaşlar arasında güven, empati ve ortak sorumluluk duygusunun da korunması gerekiyor.

Pfeifer’in deneyimi, kriz anlarında eğitim, sezgi ve hızlı karar vermenin hayat kurtarıcı önemini gösteriyor. Mullen’ın değerlendirmeleri, devlet kurumlarının ellerindeki bilgileri paylaşmadıklarında en gelişmiş güvenlik yapılarının bile yetersiz kalabileceğine işaret ediyor. Gibbs’in gözlemleri ise ortak gerçeklik duygusunun kaybedilmesinin demokratik toplumlar açısından uzun vadeli bir güvenlik sorununa dönüşebileceğini ortaya koyuyor.

Panelden çıkan sonuç açık: ABD, 11 Eylül’den sonra yeni bir saldırıyı önlemek için daha güçlü kurumlar oluşturdu ve güvenlik kapasitesini geliştirdi. Ancak saldırıların hemen ardından ortaya çıkan dayanışma, ortak amaç ve ulusal birlik duygusunu aynı başarıyla geleceğe taşıyamadı.

Çeyrek yüzyıl sonra 11 Eylül’ün en önemli derslerinden biri, güvenliğin yalnızca sınırları, havaalanlarını veya kamu binalarını korumak anlamına gelmediği gerçeği olarak öne çıkıyor. Bir ülkenin krizlere karşı gerçek gücü, kurumlarının ne kadar hazırlıklı olduğunun yanı sıra toplumunun ortak gerçekler etrafında ne ölçüde birleşebildiğine de bağlı.

Kaynak: Harvard Gazette

PAYLAŞ
Kariyerim Dergisi, Türkiye kampüslerinin sesi ve mecrası olmak için kurulmuş üniversite ve kariyer odaklı bir dergi ve web platformudur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here